4 Eylül 2012 Salı

Masal



İnançlarınızı ve kabullerinizi bir kenara bıraktığınızda, hayata, yaşamaya ve ölüme dair elinizde güvenebilir olarak kalan tek bilgi geçmiş ve bugüne aittir. Yani en fazla yaşam hakkında yazıp çizmeye, atıp tutmaya değecek bilgiye sahibiz. Geriye kalan ölüm ise doğanın bir parçası olan gerçeklikten başka bir şey değildir. Üstüne atılıp tutulan her şey aslında kötü bir kokuya sıkılmış parfüm gibi, içine çekilmeyi arzulatarak bir ilizyonu canlandırır. 

Bir amaç uğruna ölmek bireysel kararlarla kendi içindeki her davada anlam kazanabilir. Güç kavgaları içerisinde süslenen hikayelerle yok olmayı kutsallaştırmak, uğruna yitip gidecek olunan kavramı daha yüce kılmaktan başka bir şey değildir. Bunun adı ister özgürlük olsun ister savunma. Yaşamın mı, özgürlüğün mü yoksa bütünlüğün mü daha kutsal olduğuna kim karar veriryorsa işte ölümü onlar süslüyor. Ama sadece bir gerçek var o da: Henüz gitmediğiniz ve başkasından bilgi edinme şansınızın olmadığı bir yer hakkında yapacağınız her hangi bir yorum ne kadar anlamsız olursa işte ölüm hakkında söylenenler de öyle yanılsamalardır o yüzden aslında kimse ölümün kutsallığından bahsedemez ve hangi ölümün daha kutsal olduğu ise bir masaldan ibarettir.

When victim becomes her own villain..



Bu aslında incelenmesi gerken bir olgu olabilir. Vaka'nın arka planına biraz daha yakından bakalım mı?

Namus olgusunun kadın ve özellikle kadın cinselliği üzerinden tanımlandığı bir toplumla karşı karşıyayız. Bu coğrafyada kadınlar doğdukları andan itibaren, namusunu korumak ve ancak evlenip kocasına "teslim" olana kadar muhafaza etmekle yükümlüdür. Burada sözü geçen "namus", onur ve haysiyet anlamlarını içeren fiziksel bir oluş halidir. Bu fiziksellik tıbta Hymen olarak geçse de halk arasında "kızlık zarı" olarak adlandırılır ki bu isimden de anlaşılabileceği gibi cinsel ilişkiye girme eylemi kadın olmakla eşleştirilir, ve bu topraklarda evlenmemiş tüm dişilere kız gözüyle bakılır, bakirdirler 60 yaşına gelmiş ve evlenmemiş olsa dahi (!). Çünkü erkekler için ihtiyaç olarak tanımlanan cinsellik, kadınlar için evlilikle bahşedilen bir aktivitedir. Toplumca kabul görmüş olan bu pratik, doğal olanın erkeklerin çok eşli olabileceği bunun fizyolojik ve biyolojik bir gereklilik olduğunu söylerken; üreme dürtüsünün, dürtünün hayvansal bir olgu olmasından ötürü, kadınların üremeye yönelik bilinçsiz, kendiliğinden ya da doğal (!) süreçte giderilmesi gereken elzem bir ihtiyacı olmadığını savunur. Ama her nasılsa evlendiği andan itibaren bu ihtiyaçları pandoranın kutusundan çıkar gibi gün yüzüne kavuşur ve cinsel olarak aktif bir insan evladı statüsüne kavuşabilir. Artık ihtiyacı olabilir, canı isteyebilir hatta soyunu devam ettirme kapasitesini kullanabilir.

Tüm tutarsızlıkları bir yana bırakıp olaya odaklanırsak. Türkiye'de kadınların çok büyük bir bölümü bu çarpıklıkların meşrulaştırıldığı anlayışlarla büyüyüp, bu meşruiyette kuruyor benliğini, algısını ve dünyaya bakışını. Sorgulamıyor , sorgulamasına izin verilmiyor o yüzden çokça kabul edip akıl sağlığını korumaya gidiyor istemsiz. Öyle içselleştiriyor ki kendi bedeniyle onurlu olma davranışını baştan aşağı namus oluveriyor varlık olarak. Kendi çocuğuna, belki oğlan çocuğuna o kadar olmasa da kız çocuğuna aşılıyor aynı davranışları çünkü korkuyor, görüyor aksi olunca kadınların başına gelenleri. Kimi zaman sorgulayıp rahatsız olsa da maruz kaldığı baskıdan,  gücü olmadığı için en güvenli alana alıyor kendini: tanımlanan namus çerçevesinde sürüyor hayatını. İşte o çerçevenin boyutu, toplam metrekaresi kimi zaman evin tek bir odası oluyor kimi zaman ise mahalle, bazen çarşı pazar görebilecek kadar bile genişliyor. Daha modern çevrelerde kamusal alanlarda rahatça dolaşabilirken çerçeve daha kişiselleşip bedenini çevreliyor, ama değer görülüyor sosyalleşebilmek adına. Buna bile şükredebilir hale geliyor farkına varmadan, ve bunun hak olduğunu savunuyor. Burdan bakınca nasıl hak vermez ki insan, evet böyle bir zihniyetin kölesi haline gelmiş onurun temsilcisi olan kadın toplumsal alanda yer bulabilmek için başka zincirlere boyun eğmeği yeğliyor ve bunu da çok güzel içselleştiriyor, kendine ait bir alan olarak kabul ediyor artık üstüne giydirilen bu bilinci. Peki bu zincirler en başında onu nesneleştiren zihniyetin ürünüyken neden tam özgürlük için değil de sınırlı olanına razı olmak tercih sebebi?

O şekilde ya da farklısı aslında dünyanın neresinde olursa olsun bir kadının çerçevesinin sınırlarını belirleyen hep aynı özne değil midir? Bu öznenin sistematik adı da ataerkillik değil midir? Çerçevesini kendi çizen; çerçevesini silebilen kadın oranı bu ülke sınırlarında yüzde kaçtır?

Kendi içerisinde öyle algılar oluşturup, öyle yanılsamalar, kabuller, itirazlar ve meşrulaştırmalar yaşıyor ki kadın.. Maruz kaldığı baskılar, görevler, uyması gereken kullar içerisinde patolojik vakalara dönüşmeleri işten bile değil. Özgür olduğunu düşünen bir kadın olarak ben bile maruz kaldığım bir çok şeyden bu kadar rahatsız olup, kendimle çeliştiğimi gördükçe aslında bu tür vakaların sanki daha çok olması gerekirdi diye düşünüyorum. Olmasını arzuladığımdan değil ama basitçe Newton'un etki-tepki yasasından ötürü.. Ya kadınlar çok sabırlı ya da çok güzel sindirildiler. Sindirilemeyen, ama maruz kalınan bu kadar sosyal baskı, taşıması beklenen değerler ve yaşam mücadelesinden ötürü kısa devre yapan ruh cinnet de getirir, cinayet de işler ve bunu haklı bir gururla ifşa eder. Çünkü bunu ona yapması öğretilmiştir, namusunu koru denmiştir, o da kormuştur. Kendisinin hayvan değil insan olduğu vurgulanarak baskılanan cinselliği, hayvansal dürtüleri olduğu kabul edilen erkek cinsinin cinselliği karşısında tarumar olmuş. Uğradığı maddi ve manevi şiddet içerisinde yitirdiği onurunu kanla temizlemeye çalışması da sahip olduğu çözüm olanaklarıyla ilgili ki o kadının gücünün yettiği can almaktan başka bir şey değildi, insana yakışır yollara ulaşmak hep daha çok güç ister. Diğer yandan bu topraklarda kanla namus temizleme adetini öğreten yine ona namusu öğreten ataları değil miydi?

"Neden bunca zaman boyun eğmiş de şimdi öldürdü" diye yorum yapıp alttan alta kadının kuyruk salladığını ima eden yorumcularla, bir kadını böyle bir vahşete sürükleyenler aynı zihniyetin mahsülüdür.

"Cinayetin kadını, erkeği olmaz, bu bir vahşet" deyip feryat edenler, evet bu bir vahşettir ama bu vahşeti, daha vahşi kılan kadının birini öldürüp kafasını kesmiş olması değil, bunu yapabilecek hale getirilmesidir. Öyle ki bu olaydan öğrenilmesi gereken çok şey, alınması gereken çok ders var.. Bakmak isteyene, olayın, kadının, öldürülen adamın temsil ettiği düşünceleri okumak isteyene bu hikayenin anlatmaya çalıştığı çok gerçek var..

1 Eylül 2012 Cumartesi

bazen aslında basittir




İlk kez küçükken oynadığım masa oyunlarında gördüm, en sevdiğim iki oyun olan Monopoly ve Kızmabirader'de de vardı: Başlangıç Noktası. Oyunlardan tanıdığım ve hep yeni bir başlangıç için umut vaad eden bir kavram olarak  yerleşti kafama. Şimdilerde düşünüyorum da nedir gerçekten başlangıç noktası?

Doğum hatta ana rahmine düşüş, kimine göre ise vücut öncesi tinsel varlıktır başlangıç, tanrının kendisi ya da varoluşun minik parçacıklarıdır noktası olan başlangıcın. Bazen uyanılan yeni bir gün, bazense açılan yeni bir sayfa, ciğerlere doldurulan temiz hava ve söndürülen o son sigara. Alınan derin bir nefes sonrasında akıtılan son damla yaşla açılan parlak gözlerdedir kimi zaman. Sahi neresidir başlangıç noktası?Atılan her adımda yenilenir mi, yoksa dönüp dolaşıp gelinen yer midir kendisi? Greenwich mi? Ekvador mu? Yoksa yaz mı kış mı? Kimindir başlangıç noktası? Dünya'nın mı, Ay'ın mı, Mısır'ın mı? İngiltere'nin mi? İsa'nın mı yoksa bakkal Musa'nın mı? Toprak mıdır? Yoksa aynı zamanda son mudur? Daire midir, döner mi gelir mi yinelenen bir döngüde? Gerçekten bir nokta mıdır? Belki de bir olgu, süreç bir oluş biçimidir. Yokluğun bittiği yerde varlığın hissiyatı mıdır? O kadar keskin midir ayrımı, bıçak sırtı gibi ince bir çizgi algısında vuku bulmuş olamaz mı?

Sanki her şey ve herkes için ayrıdır başlangıç noktası, her algıda ve hissiyatta ayrı ayrı var eder kendini, devam eder ve tekrarlar varlığını kiminde noktasal kiminde çizgisel ama en çok da kavramsal. Belki de en çok varlığına inandığımız için kendine yer bulmuş bir uydurma, mittir. Ama öyle yer etmiştir ki herşeyi geride bırakmayı isteyip yenilere yelken açmak isteyenlerin aradığı yegane araç haline geldiğinden sanki çok karmaşık bir şeymiş hissiyatı uyandırır.. Oysa başlangıç noktası kişinin kendi benliğinin, algısının, hazır olup olmadığıdır. Devam etme arzusunun tavan yaptığı anı değerlendirmesini baz alır.

Dört işlem gibi kolaymış, neden kafamı karıştırmış anlayamadım. Bazen küçük ve basit şeyleri büyük laflarla anlatmaya mı çalışıyorum da kendi kendime karmaşıklaştırıyorum kavramları bilemedim. Ama öyledir, öyle.. Neymiş: "başlangıç noktası diye bir şey yokmuş" neymiş: "her şey kafada, her şey kafamızda" (a.k.a. kozizi)

16 Ağustos 2012 Perşembe

Biraz Samimiyet..



İddalı bir diz izleyicisi olmasam da keyifle takip ettiğim birkaç yabancı dizi var. Bunlardan biri de Glee. İtiraf etmeliyim  hedef kitlesi gençler olmasına rağmen müzikal ağırlıklı olduğu için ilgilyle izliyorum. Kısa bir bilgilendirme yapmam gerekirse dizinin ana teması Amerika'nın Ohio eyaletinde devlet lisesinde okuyan ve müzikal topluluğunda görev alan bir grup gencin hikayesini anlatıyor. Esas olarak farklılıklara karşı sosyal bilinci artırma ve"nasıl olursa olsun her birey özeldir" anlayışını aşılamaya çalışan bir proje. Burdan yola çıkarak dizi yapımcıları her sene dizide seneryo gereği mezun olan oyuncular yerine geçebilecek yeni yetenekler bulabilmek için Glee Project adında başka bir yarışma ile kadroya katılacak yeni yüzleri seçiyor. İlk kez geçen sene yapıldığında birkaç bölümünü izlemiş ama ne olduğunu anlayamadığım bir sebepten ötürü rahatsız olup izlemeyi bırakmıştım. Bu seneki bölümlerine şöyle bir baktığımda aslında beni neyin rahatsız ettiğini anladım. Dizi içerisinde çok fazla göze batmayan hatta kendini hissettirmeyen bir bakış açısı, Glee Project'te ayan beyan ortada sunuluyor. Bu durumu biraz daha anlaşılır kılabilmek adına dizinden biraz daha bahsetmem gerektiğini düşünüyorum.
Glee'deki her karakterin onu zayıf kılan bir karakteri vardır. Herkesin bir zaafı ya da toplum tarafından zayıf atfedilen özelliklere sahiptir. Dizinin bir anlamda yapmaya çalıştığı toplum tarafından "zayıflık" olarak görülen yönlerin aslında farklılık olduğunu vurgularken, insanların olduğu gibi kabul edilmesi gerektiğini anlatmak. Bu amaçla dizide bugüne kadar homoseksüel, lezbiyen, yürüme engelli, popüler, nerd, şişman, yahudi, hıristiyan, asyalı gibi birçok farklı kimliğe sahip karakterler yer aldı. Yapımcıların amacı yeni oyuncuları seçerken bu amaca hizmet edebilecek yeni karakterler yazabilecekleri adayları belirleyebilmek. Bu yüzden Glee Project içerisinde bulunan adayların eşsiz, kendilerine özgü özelliklerini öne çıkarabilme şartı aranıyor. 
Bu açıklamalar eşliğinde beni rahatsız ettiğini düşündüğüm şeye gelirsek şöyle devam edebilirm: Adaylara baktığımızda hepsinin farklı din, etnik köken, fiziksel görünüm, cinsel yönelim vb. kimlik yelpazesinde olduğunu görebiliriz, ki bunun çok olumlu olduğunu düşünüyorum. Fakat rahatsız edici olan şeylerden biri şişmanlığın dizi içerisinde özgünlük olarak yorumlanarak normalleştirilmesi. Sıfır beden modasını çıkaran Amerikan moda furyasına inat aynı sistem içerisinde şişmanlığı provoke etmenin ne derece eleştirel olduğunu sorgulamamız gerektiğine inanıyorum. Kaldı ki sıfır beden modasının sağlıklı olmadığından dem vururken şişmanlığın getirdiği onlarca hastalığı nasıl göz ardı edip bunu bir özgünlük olarak sunulduğunu anlayabilmiş değilim. Evet güzel olma kavramının belli bir zümre tarafından kalıplaştırılıp formülize edilmesine karşıyım, fakat buna karşı çıkmanın savaştığın şeyin tam tersini masumlaştırmaktan geçtiğini düşünmüyorum. Evet şişman insanlar da güzeldir, çünkü güzellik dediğiniz şeyde ne arandığı kişiden kişiye değişmelidir, bu damak tadı gibidir. Ama şişman bir insana sen böyle de güzelsin diyerek yanlış yeme alışkanlığından ve tükettiği gıda türlerinden kaynaklanan sağlıksız bedensel büyümesinin, iç organlarının yağlanmasının görmezden gelinmesi ve bu durumun normalleştirilmesinin çok yanlış buluyorum. Benzer şekilde şişman insanların büyük bedenleriyle de güzel olduğunu söylerek duygusal sempatilerini kazanmak yerine piyasada bulunan çeşitli ürünlere, ve yaygın yeme alışkanlığı bozukluğuna sebep olan gıda sektörü politikalarına karşı çıksalar yalan yanlış üstü örtülü bir yapmacılıkla değil gerçeklerle karşılamış olurlardı karşılarındaki insanları. 
Rahatsız eden bir diğer nokta ise nasıl olursan ol sen özelsin ve mükemmel olman gerekmiyor sloganıyla ortalıkta gezerlerken aslında yaptıkları tam olarak da bunun tersi olması. O kadar güzel kurgulanmış ki bir yandan paketlenmiş mükemmel insan sanrısını eleştiriyorlar, ve bunu ağızlarına sakız ederken arka planda tam olarak da kapitalist sistem içerisinde olması zorunlu olan öğe olan rekabeti yöntem olarak sahiplenip kim daha özgünse onu seçeriz diyorlar. E hani herkes olduğu gibi mükemmeldi, neden başka türlü olmadığı için eleştiriyorsunuz elemelerde deyiveriyor insan. Nereden bakarsan tutulur yanı kalmıyor. Aynı neo-liberal politikalar gibi, hem sistemi eleştiriyor hem de sistem içerisinde kendine yer bulabilmek için sistemin en acı yöntemlerini kullanmaktan geri durmuyor. Öyle tutarsız, öyle samimiyetsiz bir iş.

14 Ağustos 2012 Salı

Öfke Yönetimi

Geçen gün, dörtgözle bekleyip bir türlü gitme fırsatı bulamadığımız Batman'in son filmine gitme şerefine nail olduk. Olduk olmasına ama en iyi sinemalardan birine gitmiş olmamıza rağmen salondan mı, film bandından mı, ses sisteminden mi kaynaklı olduğunu anlayamadığımız teknik sorunlardan ötürü filmin büyük bir bölümünü ses dalgalanmalarıyla izledik Netameli ve huysuz olduğumu kabul ediyorum ama bu kadar bariz bir şeyden neden kimsenin rahatsız olmadığını anlayamıyorum. Evet anın tadını çıkarmaya çalışıp, olumsuzlukları görmezden gelmek gayet mantıklı ve belki de en yapılası davranış örneği, ama ortada sunulan bir hizmet, ticari  kar söz konusu ve ben bu hizmeti satın alıyorum neden olması gerektiği gibi faydalanmayayım? ve neden öyle olamadığında bundan şikayetçi olmayayım? Garip olan bunu istemem mi yoksa bir salon dolusu insanın gıkını çıkarmaması mı? Tabii ki bu haklı isteğim doğrultusunda bayan çıkıntı olarak film arasında sinema sorumlusunu bulup şikayetimi dile getirdim, ilgileneceklerini söylediler ama aynı sorunlar ikinci yarıda da devam etti.
Sinemadan çıkınca taksiye bindik, saatin de geç olmasından yollar boştu ve canım taksi şoförü yolların boş olmasıyla, hız yapma arasındaki doğrusal orantının haklı getirisiyle bastı gaza. Gaza basması yetmedi koca Turhan Güneş Bulvarını inerken vitesi boşa aldı, akıllı adamın hali başka oluyor hem hız yapmak için gaza basar hem de yakıt tasarrufu yapar boşta giderek. Eh, bizim en az 300 metre önceden fark ettiğimiz su birikintisini taksici son anda fark ettiğinden kayıp kaza yapmamak adına frene abanmak zorunda kaldı ve araba biraz yalpalayınca da, o saatlerde orta refuju sulamaktan çok asfaltı yıkayan belediye çalışanları okkalı bir küfür yemedi değil bizim şoförden. Ayrancı hudutlarına kadar süratli, boş vitesli yolculuğumuz devam etti.  Evin önüne kadar dayanamayacağımı fark edip birkaç sokak önce inelim dedim. Neyseki yayan olarak sağsağlim vardık eve.
Şöyle bir düşününce son yıllarda özellikle Türkiye'de yani birebir yaşadığım yerde birçok insan hakkı ihlali oldu, olmaya da devam ediyor. Gözümüzün içine bakarak yalanlar söylenmesi bir yana, salak yerine konuyoruz ve buna ses çıkarmaya korkar oluyoruz çünkü hukuka inanmıyoruz, güvenmiyoruz artık. Düşüncelerimizi kendi aramızda sözcüklere döküyor, sadece kendi içimizde tartışıyoruz. Dışarıya açılan bir tartışma ya da paylaşımın bedelini ödeyenleri görüyoruz çünkü, ve tam da buna sebep olanların amaçladığı gibi ekmeklerine yağ sürerek tepkisizmiş gibi yapıp sonra da mış gibilerin kendisi oluyoruz. Biz daha farkına bile varmadan gerçek oluş halimize dönüşüyor mış gibilerimiz. Dün yaşadığımız da bunun bir uzantısından başka bir şey değildi. Haksızlığa, bizi, hayatlarımızı ilgilendiren bir duruma karşı ağzımızı bile açamadık, çünkü haydarı çıkarabilir taksici torpidodan ya da bagajdan. Çünkü zaten bu şekilde araba kullanmayı kendinde hak gören bir zihniyet için yapabileceğim çok da bir şeyin olduğuna inanmıyorum, adam taksiciliği, yaptığı işi bana bir lütufmuşçasına sunduğu için, can taşıyor olduğunu umursamadığı bu duruma çoktan yabancılaştığı için ne desem boş. Senelerdir şoförlük yapıyor ama boş vitesin tasarruf yaptırmayan bir uygulama olduğunu, aksine çoğu zaman ekstra yakıt tüketimine sebep olduğunu bunları bir kenara bırakıp çok tehlikeli ve kazaya sebebiyet verecek bir hareket olduğunu bilmiyor ve ben bunları söylesem ne değişek? Hiçbir şey, çünkü umrunda değil. Ve bu umursamazlık kendinden başkasını düşünmeme hali, bencillik, cahil cesareti beni çok sinirlendiriyor. (Parantez açmak isterim, umursamazlığın yanında bilimsel bilgiye değil de tecrübeye, genel geçer, kulaktan dolma bilgiye  değer veren, inanan bir toplumun bireylerinden bahsediyoruz.) Artık neye daha çok sinirleniyorum bilmiyorum. Cahil cühela insanların, bağnazların başkalarının hayatları üzerinde söz sahibi olmalarına katlanamıyorum. Bunu görüp, benzerlerine maruz kaldığımda artık konuşmaya cesaret edemeyişime en çok sinirleniyorum. O kadar çok şeye o kadar çok sinirleniyorum ki gerçekten terapiye gitmem gerekiyor olabilir. Ama ne trajiktir ki hayatımızdaki çarpıklıklardan rahatsız olduğum için bunlara sinirlenip terapiye gitmesi gereken, "anger management" yapmaya çalışması gereken ben olurken, buna sebep olanlar tiranlıklarını sürdürüyorlar..

şimdi sinirli değilmiş gibi yapalım,
sorun yokmuş gibi,
anı yaşayalım..





7 Ağustos 2012 Salı

Tepkisiz






Alışkanlık oldu insanların ölmesi o yüzden bugünlerdeki en büyük derdimiz olimpiyatlarda madalya alamayışımız. Bizim olimyatlarda madalya alabilmemiz için birkaç dal ekleseler bence baya iddalı olabilirdik: İşte kesin gözüyle bakacağımız dereceler:

*Polis'e en iyi vatandaş dövme dalında altın madalya
*Mahkemelere zamanaşımına uğratma dalında: altın, delilsiz hükümsüz tutukluluk dalında altın, tecavüzcü, katil, işkenceci beraat ettirmede altın
*Demokrasi söylemini en çok ağza alıp anti-demokrat politika izleme dalında: gümüş (Arab baharı olmayaydı onu da alırdık)
* İktidar kavgası ve çeşitli politik, sebeplerle insan haklarını hiçe sayabilmeyi yasallığa dökürek ülkenin çeşitli kesimlerini birbirine kırdırma, gerekirse kan döktürme dalında: gümüş (daha hardcore diktatörlükler de vardır eminim.)
* Ama en değerli madalya sevgili halkımıza gelirdi: duyarsızlık, uyuşmuşluk ve tepkisizlikte altın madalya sahibi olurduk.


2 Ağustos 2012 Perşembe

Ütopya




Başka bir ev, başka bir hayat, başka bir dünya mümkün. Aslında hipotetik olarak düşündüğümüzde mümkün olmayan ne vardır ki? Kaynak, iş gücü ve biriken bilgi üçlemesi var olduğu ve bu denklemi oluşturan her değişken kendi içinde genişlediği sürece imkanların limitleri de genişler. Bu ilerlemenin devamlı olması ve "mümkün olan"ın uzay gibi, sınırlarını sürekli genişletmesinden ötürü aslında sonsuz olduğu çıkarımına varabiliriz. Yani aslında dış etkenler çıkarıldığında matematiksel olarak her hangi bir şeyin gerçekleşme olasılığı bir diğeri ile eşittir. Yani her şey mümkündür. Ve mümkün olan'ların hudutu sadece hayallerle belirlenir. En ilkel ve düz şekilde yaptığım basit mantıksal çıkarımım bana "İnsanlık olarak dün ne hayal ettiysek bugün onu yaşıyoruz." dedirtiyor. Tamam kabul ediyorum her zaman hayal edilenler adına yapılanlar istenenin aksine, beklenmedik sonuçlar doğurabiliyor, zaten liberalizm bile özgürlük ve hak söylemlerini ağzına sakız ettiğinde bir ucunun kendi salt varlığına tehdit oluşturacağını öngörememişti, tıpkı Darwin'in Evrim Teorisini açıkladığında ırkçı birkaç kendini bilmez tarafından çalışmalarının kullanılıp bugün çeşitli dinci muhafazakarlarca suçlanacağını tasavvur edememesi gibi. Yine de insanlık tarihine şöyle bir göz gezdirdiğimizde, insani kalkınmayı; eşitlikçi, temel hak ve özgürlüklere dayanan, her türlü yaşamsal ihtiyaca ulaşımı sadece insan ya da canlı olmaya koşullandırmayıp var olmayı erdem kabul etmek olarak tanımlarsak, kaç arpa boyu ilerlemeden söz edebiliriz, bu arpa, ilerleme ve hesap kitap işlerinde hangi matematik teorisi pozitif değerde bir sonuç çıkarabilir bilemiyorum. O zaman nasıl hayaller kurdu anneannelerimiz, dedelerimiz diye sormadan edemiyorum. Bu kadar mı hayali kıt, rüyası kara nesillerin çocuklarıyız? İnsanlığın her şeyin en başında bile bembeyaz bir sayfası olmasa dahi bu kadar kirlenmesine sebep olacak denli mi çok olumsuz etken vardı da hayallerinin hiç etkisi olmadı biraz daha beyaza yakın grileşmeye yetecek kadar?

Kafamı kurcalayan şu: Eğer insanlık içinde türsel olarak saf kötüyü barındırmıyorsa, yani "..bir de Gargamel vardı, O kötüydü." gibi bir kötü oluş hali yoksa sadece kötü olmak için varlığını sürdüren, o zaman dünya üzerinde gördüğümüz, duyduğumuz ya da varlığından haberdar bile olamadığımız nice kötülük tesadüften mi peydahlandı bir takım etkileşimlerin istenmeyen hatta tahmin edilemeyen sonuçlarından? Kafalar karışırken, "sanırım öyle oldu" deyiveriyorsanız, ben de şöyle feryad ediverebilirim: "Yani o zaman şunu da diyorsunuz: öyle ki bu kadar güzel şey hayalededururken, bunlar gerçekleşemeyip birkaç kendini bilmez yanlış girişimden türeyen kötülük mü hakim oluverdi hayatımıza?" Buna mı inanmak gerekiyor? Nasıl bir virüstür ki en başında mümkün olanlar arasında güzel şeyler hayal etme oranı daha büyük bir olasılıkken, yaşantıda gerçekleşip vücut bulan mümkünler kötülükler oluyor? Olasılıkta şans tartışmaları gibi.. Bilime şanstan daha çok inanıyorum, bu yüzden insanların hayal ettiklerine olan inancım daha zayıf.. Evet hayallerimiz hayatlarımıza, dünyamıza direk yansıyamıyor çomak olan bir çok etmen yüzünden ama hani derler ya temiz yüzlü insanlara "kalbi yüzüne yansımış" diye işte o hesap bizim insanlık.. Dünya insanlığın yüzü, ve insanlığın kalbi hiç güzel değil.. Ama hala diyorum, inanmak istiyorum: Başka bir dünya mümkün, hayallerimizi ütopyadan, kalbimizi hayallerimizden uzak tutmadığımız sürece.